09 Temmuz 2009 Perşembe

3. Köprü Cinayettir!!!

Günaydın,
Dün Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.3. köprüye engel olmak için elimizden ne geliyorsa yapmamız lazım. 2.köprüde başlayan tamirat sırasında meydana gelen anormal tarfik sıkışıklığıve insanların pes etmesini fırsat bilip hemen 3.köprüyü arayasıkıştırmaları gerçekten çok can sıkıcı.
Selamlar,Mehtap


Üçüncü Köprü Bir 'Cinayettir'!
Boğaz geçişlerindeki talep artış hızını, muhafazakâr bir tahmin ile yüzde 6kabul edersek, 2000 yılında 130 milyon araç geçmiş ise 2020 yılında Boğazgeçişi talebi 430 milyon araç eder. Köprü başına yılda 65 milyon araçkapasitesi hesabı ile bu talebi ancak 7 köprü ile karşılayabiliriz.

Semih TezcanSayın Başbakanımız İstanbul’a üçüncü Boğaz köprüsünü inşa edecekleriniısrarla söylüyor. Hatta Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım, neredeyseher gün beyanat vererek, üçüncü köprünün kabaca yerini açıklıyor ve önündeki tüm yasal engellerin kaldırıldığını söyleyerek, kısa zamandaihaleye çıkacaklarını vurguluyor. Başbakanımız, İstanbul BüyükşehirBelediye Başkanı iken 27.04.1995 tarihli basın toplantısında “Üçüncü köprübir cinayettir. Böyle bir teşebbüs İstanbul’un çağdaş kent-leşmesi ve şehirulaşımı için ölümcül sonuçlar doğurur!” dememiş miydi? Şimdi ise, üçüncüköprü yanlış bir yatırım olur diyenlere “Bağnaz!”, “Yobaz!”, “Cehaletin sonkalıntıları!” gibi yakışıksız tabirler kullanıyor. Nitekim, geçen ramazangünlerinden birinde, Sayın Kadir Topbaş’ın iftar yemeğinde; “İkinci tüpgeçiti de inşa edeceğiz ama bağnaz ve yobazlara beğendiremiyoruz!” demişti. Sayın Başbakanımız iş bitiren ve eser bırakan bir lider. Bir projenindoğruluğuna inandığı zaman engelleri aşar ve yürür gider. Doğru! Üçüncüköprünün doğruluğuna inanıyor ki, bu güçlü inancı nedeni ile bu işi debitirmek istiyor! Ona göre, üçüncü köprü doğru bir karardır.

Çünkü

1- Mevcut iki köprü, günde 400 bin, yılda 130 milyon araç taşıyarak 2000yılından beri kapasitelerinin üstünde doygun bir haldedir. Halkımız‘ işkence’ çekmektedir.
2- Her gün köprüleri geçerken trafik sıkışıklığında yaşanan toplam birsaatlik fuzuli bekleme (gecikme) süresi ülke ekonomisine yılda 4 milyardolarlık zarar demektir.Dolayısı ile Başbakan’ın öngörü ve inancına göre, bu sıkıntılarıgiderebilmek için yapılacak en akılcı ve tek şey, tıkanmış olan ikiköprünün imdadına yetişecek üçüncü bir köprü inşa etmektir. Teşhis doğruama maalesef tedavi yöntemi yanlıştır. Bu ülkenin evlatları, İstanbul için alınan ve alınacak olan yanlışyapılaşma kararlarının ve uygulamaların zararlarını temizlemek için çokbüyük uğraşlar ve kayıplar verdi, veriyor ve verecek! Örnek mi istiyorsunuz? İşte büyük ümitlerle inşa edilen Salıpazarı kargo limanı,depo ve antrepoları! Metruk, işe yaramaz halde duruyor. İşte, Haliç’in ikiyakasına sanayi tesisleri kurduran meşhur şehircilik uzmanları! Haliç’i bu pislikten kurtarıncaya kadar, Sayın Dalan’ın dört yılı ve ülkenin 6 milyardoları harcandı. İşte, İstanbul’da halkın yüzde 60’ından fazlasının yaşadığı plansız, ruhsatsız, kaçak ve çarpık kentleşme. “Dönüşüm” projeleriile bu çarpık yapılaşmayı düzeltme çabaları içinde değil miyiz? Ömrümüz hepyap-boz ile mi geçecek?Üçüncü köprü fikri bir kere değil yüz bin kere yanlıştır.

Çünkü:

1) On köprü de yetmez!İstanbul’da nüfus artışı yılda yüzde 4, araba sahipliğindeki artış iseyılda yüzde 16’dır. Araba sahipliğindeki bu baş döndürücü hızlı artışarağmen, Boğaz geçişlerindeki talep artış hızını, muhafazakâr bir tahmin ileyüzde 6 kabul edersek, 2000 yılında 130 milyon araç geçmiş ise, 2020yılında Boğaz geçişi talebi 430 milyon araç eder. Köprü başına yılda 65milyon araç kapasitesi hesabı ile bu talebi ancak 7 köprü ilekarşılayabiliriz. İki köprümüz var. Demek ki, 2020 yılına kadar 5 köprü daha inşa etmeliyiz. Bu da, en geç her iki yılda bir, yeni bir köprününaçılışını yapmamız gerektiğini gösterir. Dolayısı ile köprü inşası çözümdeğildir. Çünkü köprü inşa etmek bir kısırdöngü ve fasit dairedir. Problemiçözdüğünüzü zannettiğiniz anda, aynı problem ile gene karşı karşıya kalırsınız!

2) Ağır vasıtalar üçüncüye (?!) Kamyon ve TIR gibi ağır vasıtaları üçüncü köprüye kaydırmanın iki köprüde rahatlık sağlayacağını iddia etmek bir hayaldir. Çünkü, ağır vasıtaların tüm geçişlerdeki oranı yüzde 6’dan azdır. Dolayısı ile kamyonları üçüncüköprüye kaydırmakla mevcut iki köprüde hiçbir rahatlama olmaz. Araç geçiş talebi çok büyük bir patlama halinde büyümekte olduğu için kamyonlarınyaratacağı küçük boşluk büyük bir hızla dolar. Eski sıkışıklık ve işkence hemen aynen devam eder. Zaten, birinci köprüden hiçbir ağır vasıta geçmesine şu anda bile izin verilmemektedir.

3) Doğru çözüm raylı geçiştir! Köprülerden yüzde 85 oranında binek arabası geçiyor ve sıkışıklığı bu binekarabaları yaratıyor. Halbuki, Göztepe veya Söğütlüçeşme ile 4. Leventarasında deniz altından geçecek bir metro inşa edilirse, bu metro günde enaz 1.5 milyon yolcu taşıyarak, köprülerdeki araba geçiş sayısını yarıyarıya azaltır ve böylece köprüler boşalmış olur. En az 50 yıl dahasıkışıklık olmaz ve üçüncü köprü gündeme gelmez. Bir metro tren dizisinintaşıyabileceği yolcuyu ancak 600 adet özel oto çok zor ve çok yavaştaşıyabilir.Göztepe ile 4. Levent arası yaklaşık 13 kilometredir ve arada başkaistasyon olmayacağı için, metro yolculuğu sadece 10 dakika sürecektir.Deniz tabanının en az 20 metre altından delme tünel olarak inşa edilecekböyle bir metronun maliyeti 450 milyon dolar ve inşa süresi iki yıldır.Göztepe ile 4. Levent arasındaki böyle bir tüp geçiti, devlet bütçesindenbir kuruş ödemeden inşa ettirmek kabildir. Çünkü, günde 1.5 milyon yolcukapasitesi olan ve açılır açılmaz bu yolcu yoğunluğuna erişecek bir raylısistemi ‘altın yumurtlayan tavuk’ örneği, yap-işlet-devret modeli ile inşaetmek için konsorsiyumlar birbirleri ile kıyasıya yarış edecektir.

Üçüncü
köprünün çevre yolları ve viyadükleri ile birlikte maliyeti en az 900milyon dolar ve inşa süresi en az beş yıl olacaktır. Üçüncü köprünün, kenteve çevreye vereceği tamir kabul etmez zararlar da cabasıdır.

4) Otomobiller için ikinci tüp geçitİki katlı ve sadece lastik tekerlekli araçların geçişi için düşünülen veHarem ile Yenikapı arasında inşa edilecek olan ikinci tüp geçit inşasının,yap-işlet-devret modeli ile ihalesinin sonuçlandığını biliyoruz. Bu ikincitüp geçit de aynen üçüncü köprü gibi, ulaşım bilimine aykırı, yanlış veçıkmaz bir ulaşım altyapısıdır.Demek ki, bu hükümet, hâlâ araç geçirmek ile yolcu geçirmenin arasındakifarkı kavrayamamış! Boğaz’dan araç geçirmenin bir kısırdöngü demek olduğunuve her iki senede yeni bir köprü veya yeni bir karayolu tüp geçiti inşaetmek mecburiyetine bizi götüreceğini görememiş! Ne yazık!

5) Marmaray projesi Marmaray projesi İstanbul’a 76 kilometre uzunluğunda bir metro kazandıracak, İstanbul ulaşımı için çok yararlı bir proje gibi görülüyor. Ancak, Boğaz’dan geçiş güzergâhı yanlış seçilmiş. Bostancı ile 4.Leventarasındaki seyahat indi-bindiler, aktarma istasyonlarındaki beklemeler ile bir saatten fazla sürecek. Bu metroya binilir mi? Ancak, Pendik-Halkalı arasındaki sahil şeridinde seyahat edeceklere yarayacak bir metro. Bu sahil şeridinin günlük yolculuk talebi ise bugün (2009) sadece 100 bincivarında. Bir metronun günlük yolcu kapasitesi ise 1.5 milyon yolcumertebesinde yani, bebek ölü doğacak. Üstelik, Üsküdar-Sarayburnuarasındaki batırma tüp tünel, bir depremde sıvılaşarak milenyumum tünelfaciasına neden olabilecek nitelikte çürük çamur tabakaları içineoturtuluyor. Yapılan zemin güçlendirme çalışmaları ise hiç güven vermiyor.Batırma tüp tünelin ihalesinde milli çıkarlarımıza aykırı uygulamalar iseyürekler acısı. Japonlardan başka hiçbir ülkenin ihaleye girmesine izinverilmediği için, Japonlar, aralarında anlaşarak, istedikleri fahişfiyattan aslan payı misali işi aldılar. Ayrıca, çok düşük faizle devletkredisi veriyoruz diyerek Devlet Planlama Teşkilatı’nın ve Hazine’nin gözlerini boyadılar. Çünkü, fahiş fiyatlarını kamufle eden, aldatıcı senaryolar sergilediler. Türkiye sanki onların müstemlekesi imiş gibi, tüpgeçit inşaatlarında uzman olan Hollanda, Belçika, Danimarka ve ABD gibi ülkelerin firmalarının ihaleye girmelerine izin vermediler. Üstelik, müteahhit durumundaki Japon konsorsiyumun, mal sahibi olan Türk devleti adına yapılacak kontrolü gene bir Japon konsorsiyumu yapıyor. Böylesine birteslimiyet dünyanın neresinde görülmüştür?

6) Gişeler Boğaziçi köprüleri ile ilgili önemli bir konu daha var. Dünyada, otoyollarve köprülerdeki para toplama sistemi artık tamamen tarihe karıştı. Çünkü,kamu maliyesi gelir tekniği açısından bu cins para toplamanın pahalı ve gereksiz bir yöntem olduğu, UNESCO’nun ve Birleşmiş Milletler’inhazırlattığı teknik raporlarda açıkça belirtiliyor. Ancak, yap-işlet-devretmodeli ile inşa edilen tüp geçit, otoyol ve köprülerde, bu para toplamayadevam ediliyor. Bizim de artık, Amerika, Almanya, İtalya ve Fransa gibibütün ülkelerde artık terk edilmiş olan bu rahatsız edici ve trafik akışınıengelleyici para toplama sistemini kaldırmamız gerekir. Vergiler çok dahaucuz ve çok daha etkin bir şekilde dolaylı olarak toplanabilir.

Prof. Dr. Semih TEZCAN Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ÖğretimÜyesi,

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Adam yaralasanız arabayla vurup öldürseniz tutuksuz yargılanırsınız

http://www.32gunhab er.com/Yazar/ Yazar.aspx? CI=761

Mustafa Mutlu

Silivri’deki iki rektörden mektup var: Neden tutuklandığımızı bilmiyoruz!14.05.2009
Gündem o kadar hızlı değişiyor ki; Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan rektörleri unuttuk bile...

O günlerde hepimiz Türkan Saylan’ın evinin aranmasına ve Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tutuklanmasına odaklandığımız için, diğer rektörlerden söz bile etmedik.
Tutuklanma nedenleri, “Yasa dışı terör örgütü üyesi olmak suçlarını işledikleri yönünde kuvvetli suç şüphesi varlığını gösteren olgular” bulunması...

Halen Silivri 4. Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan bu rektörlerin ikisinin ortaklaşa imzaladıkları, “görüldü” damgalı bir mektup ulaştı elime...

19 Mayıs Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay ve Uludağ Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, 10 Mayıs tarihinde yazdıkları mektuba, “Neden tutuklandığımızı bile bilmiyoruz” diye başlamışlar...
Bugüne kadar bir kez bile konuşmadığım, yüz yüze gelmediğim bu iki eski rektörün mektubunu tarihe not düşmek amacıyla özetleyerek yayınlıyorum:
***
“Sayın Mutlu,
Biz neden tutuklu olduğumuzu bilmiyoruz. Poliste ve savcılıkta bize sorulan sorulardan anladığımız kadarı ile suçumuz, 8 yıl rektörlük yaptığımız dönemde çeşitli nedenlerle (panel, konferans, kokteyl, resepsiyon) katıldığımız toplantılarda; bazı devlet adamları ile askeri ve sivil erkanla beraber olmak... Bunların hiçbiri gizli değildi.

Bize sorulan bir diğer soru, Cumhuriyet Mitingleri’ydi.
‘Üniversite öğretim üyelerinin Anıtkabir’e yürüyüşüne katıldınız mı? Burada Ordu Göreve pankartını siz mi açtınız?’ türünden sorular...

Biz de bu soruları yanıtladık ve o pankartı açan kişilerin bizimle ilgileri olmadığını, organizasyon komitesi tarafından kendilerine çok rica edilmesine rağmen pankartı indirmedikerini söyledik.
Zaten o kişiler sonradan mahkemeye verildiler ve beraat ettiler.
Ne derseniz deyin, dinleyen kim?

Ben Mustafa Yurtkuran, Çanakkale Mitingi’nde konuşmacıydım. Diğerlerinde sadece katılımcı.
Ben Ferit Bernay; hepsinde sadece katılımcıydım. Bunların hiç önemi yok. Cumhuriyet Mitingleri’ne katıldıysanız, destekliyorsanız, Engenekoncusunuz!

İnsana rüya gibi geliyor. Sanki komedi tiyatrosundayı z: Sekiz yıl rektörlük yap. 24 saat polis korumasında polislerle birlikte yaşa. Nereye gidersen önceden Valiliğe bildir. Sonra seni gizli örgüt üyesi olmakla suçlasınlar...

Biz rektörlüğümüz boyunca ne düşündüysek, bunları açıkça söyledik. Bildiriler sunduk. Senato bildirilerimizle, üniversitelerimizin görüşünü bildirdik. Bunları açıkça, toplumun önünde yaptık. Fakat dinleyen kim?

Yukarıda anlattığım gibi ortada delil, kanıt yok. Mutlak şüphe yaratacak bir bulgu yok. Evlerimizden, ofislerimizden her şey alındı. (Çocuklarımızın ve damatlarımızın bilgisayarları bile alındı.) Diğer bir deyişle, delilleri karartmamız mümkün değil; yerimiz, adresimiz, işimiz belli... Fakat biz tutukluyuz.

Biz 60 yaşlarında kişileriz.

Eğer silahlı yaralama yapsaydık, tutuksuz yargılanacaktık.

Fakat şimdi tutukluyuz.

Anlamak, kabullenmek, içimize sindirmek çok zor.

Prof. Dr. Ferit Bernay
Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran”
***

Böyle bir mektuptan sonra ne yazılır ki?

01 Nisan 2009 Çarşamba

Bizim kuşağın yaşamı böye geçti.... :(


Bütün hayatım, yolsuzluklar, geri gitmeler ve mantıksızlıklar içinde debelenen bir ülkede geçti:(

Oğlum doğdundan beri ise, yaşamakta olduğum İstanbul ve doğduğum büyüdüğüm şehir olan Ankara Büyükşehir Belediyelerinde AKP zihniyeti var.

Benim çocukluğumun, gençliğimin, eğitimli, kültürlü, aydın, Atatürkçü Ankarası NASIL bu hale geldi :( Nasıl?... Kabullenmek zor... Ankara'ya yirmi yılda sadece bir iki kere gelmiş (bir 5 sene önce bir sınva için günü birlikti) ve dayanamamış; İstanbul'dan hep nostalji ile anımsadığım şewhrimden adeta göz yaşalı içinde kaçmıştım. Karşıdan karşıya geçilemeyen bir Kızılay, kaba saba demir zincirler, sular... niş bir görüntü... Zihniyetleri elbette incelik, zerafet, estetik içermiyor. Yok bu kavramlar akıl, zihin ve ruhlarında.. :( ODTÜ'ye kadar olan yol uçuşan kağıt, naylon torba, pet şişe vb çöpten geçilmiyor... berbat ve devasa bir şantiye görüntüsü... Hala öyle mi?

Tüm Türkiye'de AKP'ye oy vermiş kentler kıyı kesimlere, İstanbul'da AKP'nin kazandığı ilçelerde oturanlar CHP'li ilçelere bakıp "yaa bunların evleri, binaları, yolları, kaldırımları, parkları çok daha güzel, sokaları temiz, bizimkilerden çok farklı, demek ki bir yanlışlık var" demezler mi?? Farkı göremiyorlar mı? Anlaşılan o ki "farkı görebilmek, farkındalık" da önemli bir beceri...

Bir gazeteci de çıkıp demiş ki "Eğitim sistemi bozuk ki eğitimli kesimler AKP'ye oyu vermiyor" Tebrikler. Bu kadar mantık dışı, akılcılıktan uzak bir çıkarım yapılabilir! Yazık o kafaya. Evet eğitim sistemi bozuk. Çağa uygun, aydınlık, bilimsel olsa böyle olmayacak zaten! "

Seçim sistemini kabullenmek de zor... Bir tek oy bile fazla alan belediye başkanlığını kazanıyor.... Diyelim yüzde 30 almış, kalan yüzde 70 onu istemiyor; farklı partilere oy vermişler.. ama 30 alan herkesi idare ediyor....

Sonra... oylar nasıl kaybolur??? Sorumlusu sandık başkanı değil mi? Kayboluyorsa o kişi hakkında takibat açılmaz mı? Ona sorulmaz mı? Öyle şeyler yaşanıyor ki ülkemizde insanın aklı almıyor... Bu kişiler nasıl bu kadar rahatlar ki sandığı çalınıyor, oy çalınıyor, yakılıyor ama rahat rahat geziniyorlar etrafta... hakikaten akla ziyan.

Görünen o ki benim dönemim farklı hiç bir şey göremeyecek... :( :( :(

28 Mart 2009 Cumartesi

Helikopter kazası: Bizim Habercilerimiz

27 mart 2009
Artık dayanamadım yazmak istedim... Tv kanallarını kumandanın ileri tuşuyla geziyorum. Alt yazılar şöyle:
Kurtulan yok
3 ceset bulundu, 3 kişi sağ
4 ceset, 2 kişi sağ
5 ceset bulundu.

Az sonra Sn. Yazıcıoğlu vefat etti. Bir diğeri, "Yazıcıoğlu kayıp"...

Gelişmiş ülkelerde böyle oluyor mudur? Sanmıyorum. Oralarda yetkili tek bir merci yapıyor bu tip açıklamaları...Belirli bir kanalı değil eleştirmiyorum. Doğrulanmamış "haber" veren hepsini eleştiriyorum. Ve çok garipsiyorum. Habercilik böyle bir meslek midir? Diyecekler ki "halkı bilgilendirmeye çalışıyoruz". Hayır. Yaptığınız bu değil. Doğrulanmamış haber/bilgi halka sunularak habercilik mi yapılır? Ben habercilik konusunda eğitim almış biri değilim. Birisi beni ve herkesi bilgilendirirse sevinirim. Habercilik, onun bunun verdiği, teyit edilmemiş, olasılıkla doğru olmayan bilgileri doğru ve kesin gibi sunmak mıdır? bir acele telaş... saat doldurmak, izleyici toplamak için???

Şu da çok traji-komikti... Bizim mantık silsilemizi gösteriyor... Biri spikerle de telefonda konuştuğu kişi arasında şu diyalog geçiyor..
- Bu verdiğiniz bilgi doğru mu?
- Evet kesinlikle doğru. Ama teyit edilmedi...... !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Yorum yapmama hiç gerek yok, tv başındaki herkes her gün bunlara tanık oluyor. Uçak kazasına da aynı şey oldu. Hollandayı çok eleştirdik ama ölüler yaralılar sağlar tam olarak tespit edilmeden kimlikleri belirlenmeden tek bir açıklama yapmadılar... Yabancı ülkeleri habire "örnek" alıyoruz; iyi taraflarını alalım....

Şunu da eklemek istiyorum. Son derece rahatsızlık verici bir kadın spiker, değerli bir konuğunun (emekli hava kontrolörü imiş) SÜREKLİ sözünü kesiyor. Bu kişi hep bunu yapıyor... O konuğu neden çağırdınız o zaman? Bu kadını gördüğümde zaplıyorum.. ben onun söz kesme iticiliğini değil o değerli konuğun bir uzman olarak verdiği doğru geçerli tam da konuya istinaden verdiği bilgileri açıklamaları duymak istiyorum ki kadının sorduğu soruya cevap veriyor uzman, konuyu saptırmadan, uzatmadan, alaksız şeyler anlatmadan... Spiker sorduğu soruya verilen cevabı dinlemeden aklına esiyor hemen başka birşey sormak üzere konuğun lafını kesiyor... Bu nasıl bir programcılık ve nasıl bir -kusura bakılmasın- terbiye?

Bir de "ihmal" söylemleri.... Kendi canını tehlikeye atarak binlerce kişi -görevli ya da gönüllü- o dağlarda, kar tipi sis içinde.. onları... Sivil, resmi, asker... İhmal nasıl denir? O kişi ve kurumlara saygı duymak ve haksızlık yapmamak gerekmez mi?

04 Şubat 2009 Çarşamba

Cep Telefonuyla Gelen İletişimsizlik: İnsanı Yok Sayan Davranış

Önce cep telefonlarının, daha sonra arayan numaraların görülebildiği sabit telefonların ortaya çıkmasıyla insanlar bazı telefonları açmaz oldular. Bir kadının bir kadın arkadaşının telefonunu açmaması pek beklenemez. O anda feci yoğun değilse... ya da trafikte değilse... Zaten açamasa bile sonra muhakkak geri döner, arar. Aynısı erkek - erkek ilişkisinde de geçerli olsa gerektir. İş ilişkisi oldugunda da evet zaman zaman açmayabilir insanlar (arayan alıcı falansa!!:)) Ama arayan şirket cep telefonu olasılıkla sizin cep telefonunuzda kayıtlı olmadığı için, arayan numarayı tanıyıp da açmama durumu pek olamaz.

Benim kendi deneyimlerim ve kadın arkadaşlarımın deneyimleri, erkeklerin bir zaman, hatta çok yakın zamanda, hatta dün ilişkilerinin olduğu kadın/sevgili aradığı zaman eğer artık kadından "sıkıldılarsa"- telefonu açmama . yönünde... Bu artık o kadar ÇOK oluyor ki bu konuda yazmak istedim.

Bu çok korkakça ve nezaket dışı bir davranış... Erkeklerin sözel yanlarının kadınlarınki kadar olmadığını beyin araştırmalardından biliyoruz. Ancak telefon açmama davranışının sözellikle hiç alakası yok. Tam bir nezaketsizlik ve saygısızlık. Artık o kişi ile görüşmek istemiyorsanız açar, bunu söylersiniz... Sessizliğe bürünerek tüm o yaşanmışlıklara ve herşeye saygısızca davranmak, ne kadar içe sinebilir?

Bu davranış biçiminin diğer ülkelerde de olup olmadığını merak ediyorum doğrusu..
Geçen (19. kasdediyorum) ve daha eski yüzyıl ilişkilerine bakıldığında (film, roman, tarihi yazılardan), bir insan diğerine ancak mektup gönderebilmekte; aynı şehirde yaşıyor bile olsalar, çünkü telefon yok... bir hizmetçi bir görevli ile mektup elden gönderiliyor... Mektubu alan kişi de bir kaç satır yazıp aynı hizmetli ile cevap gönderiyor. Bizden daha medeniler... saygılılar... Ya da kalkıyor o insana kendi gidiyor...

Giderek iletişim araçlarının sayı ve çeşidi ve sağladıkları olanaklar artmaktayken, insanlar arasında yaygınlaşan bu telefon açmama davranışı ki giderek tutum halini almakta, ilişkiye dair iki kelam edememe cesaretsizliği, iletişimi azaltıyor, çok ironik olarak. Yani, araçlar, olanaklar artıyor ama iletişim azalıyor, kopuyor..

Bir insana cevap vermediğiniz, onu yok saydığınız zaman, ona en dayanılmaz acıyı yaşatıyorsunuz. Bu, psikoloji kitaplarında yazıyor.... Bu acıyla insan daha çok arıyor, daha çok mesaj atıyor, belki bu sefer bir kelime yanıt alırım şeklinde artık tamamen mantığını kaybetmişcesine. O noktada rasyonel ve mantıklı düşünme kalmıyor gerçekten de; beynimizin ilkel kısımlarıyla arıyor, mesaj atıyoruz aklımıza mantığımıza söz geçiremeyerek... Cevap vermeme davranışına sahip dolayısıyla aslında sevgi ve saygıyı hak etmeyen kişi de olasılıkla daha çok korkma ve saklanma moduna giriyor...

Peki, tüm bu sıkınıtılara NE gerek var? Paşa paşa telefonu açıp bir kaç cümle edilse ne olur??? Herkes için daha acısız olmaz mı? Ne dersiniz?

Metrobüs: Ortadan Yarılan Otoban

E5'ten her geçişte metrobüs isimli otobüs ve onun özel yoluyla yaratılan inanılmaz çirkinliğe, kilometrelerce yol boyunca otobanı karnıyarık gibi yarıp ortasından -taa eskiden vazgeçilmiş otobüs yolunun geçirilmesine, belediyenin Istanbul'un tek ve sonsuza kadar sahibiymişcesine yarattığı ve neredeyse geri dönüşü oldukça zor çirkinliğe dayanamıyorum:( Biliyorum pek çok insanın çok işine yarıyor, Tüyap'a giderken ben de kullandım. Ama:

1- Yollar daraldı; hatta şeritler de... Sürücüler mutlaka farkındadır şerit genişliği azaldı. Dolayısıyla yan şeriteki arabalar da siz de hızlı gitme niyetindeyseniz, bu olamıyor. Dikkatli olmak gerek. Azıcık yalpalamada yandaki araca değebilirsiniz...

2- Dünyada otobanının ortasından otobüs yolu geçen bir ülke bilen var mı???

3- İnanılmaz bir görsel kirlilik. Son derece çirkin. Kilometrelerce demir... Üst geçit, üst yol, direk.... Bu çirkinlikle mi "Avrupa kültür başkenti" olunacak? O da ne demekse! İstanbul'un böyle bir betimlemeye ya da ünvana ihtiyacı mı var???

4- Cevizlibağ civarındaki "göksel daire" başka ad bulamadım. Çirkinlik ötesi bir nesne. Ve çok tehlikeli duruyor. Hem metrobüs denen otobüs hem de alttan geçen araçlar için.
5- Bir belediyeye nasıl oluyor da tüm insanlığa ait İstanbul gibi bir kenti böylesine KESİP BİÇME, mahvetme, çirkinleştirme hakkı verilebiliyor? Bu hakkı onlara kim verdi? ve kim onay verdi?

6- Dünyada ve Türkiye'de o kadar çok haksızlık, çirkinlik, yolsuzluk, dayanılmaz olay var ki zaten genelde tepkisiz bir ulus olarak artık hiç birine sesimizi çıkaramaz, sadece oturup sesizce seyreder olduk...:(

Boğaziçi köprüsünden karşıya gidip geldim bugün ve bir kez daha inanamadım kilometrelerce otobanın yarılmasına, ve kimsenin ses çıkarmamasına, ve bunu yapanların "cesaret"ine, zevksizliğine... Merak ediyor insan bunların hiç mi şehircilik, ulaşım, vb. uzmanları yok, ya da hiç mi gelişmiş ülke kentlerini incelemezler.... Buna harcayacakları çabayı yer altından gidecek raylı bir sisteme harcasalardı da tüm İstanbullular tarafından iyi duygularla anılsalardı!

16 Ocak 2009 Cuma

Sökülen sağlam kaldırımlar!!! Beşiktaş Belediyesi böyle mi oy alacak?


Çocukluğumdan beri bu ülkede bir kaldırım yapma merakı vardır. Herkes de buna aşinadır. Belediyeler hala bu şekilde oy mu alacaklarını sanıyorlar anlamak güç. Tam tersi... Beşiktaş belediyesi bir çok kişinin oyunu kaybettiğinden emin olabilir.

Beşiktaş belediyesi Levent'te kaldırımları yeniliyor... Sapasağlam kaldırımları sökerek!!! Sağlam, oturmuş, oynamayan, taşlar arasındaki çoook ince aralıklardan minik yeşilliklerin baş gösterdiği, yosunların oluştuğu... Böylece yeşilimsi bir yerde yürüyorsunuz. Şimdiki duruma baktıkça insanın içinin acıyor, isyan ediyor.. Vergilerimiz nerelere gitmekte :( Üstelik yapılanlar tasarım olarak da taş olarak da işçilik olarak da daha kötü. Tabii minik yeşillikler de gitmekte. Ağaçların etrafında da yağmur suyunu emecek toprak da bırakılmadan taşla örtüldü...

Belediyenin çağrı merkezi var. İyi hoş. Açıyorsunuz. Kayda alındığını söylüyor konuşmanın. İyi de bunu sonra kim(ler) dinliyor? nasıl bir eyleme geçiyor belli değil... Kaldırım sorusunu ve şikayetinizi söylüyorsunuz. Orada çalışanlara bunun "kentsel dönüşüm" projesi için yapıldığını söylemeleri öğretilmiş. Klişe ve mantıksız. Birincisi kentsel dönüşüm ne demek? Havalı fakat bana göre içi boş bir söylem. İkincisi ise, sağlam kaldırımlarla dönüşüm yapacağınıza daha gerekli yerlere harcayın parayı, güzellikleri sökmeyin, çirkin ve bozuk yerleri düzeltin.

Beşiktaş belediyesi gibi ilerici aydın bilgili olduğunu sandığım bir belediye son derece tepki toplamış bu yaklaşımla hakikaten bu yerel seçimlerde oy alacağını sanabiliyor mu???? 30-40 sene öncesinden kalma böyle bir yaklaşım insanlar ne kadar eğitimsiz cahil de olsa (ya da Belediye böyle sansa da) buna kanıp oy verirler mi? İnsanlar aptal mı?

Ayrıca son derece düzensiz, kalitesiz bir çalışma şekli. Bu sokaklarda zaten muazzam bir araba park sorunu var. Bordürleri sökecekleri için arabalarımızı çooook uzaklara çektik. Şimdi koca koca taşlar yolun kenarında; dolayısıyla araba park edilemiyor ama iş de yapılmıyor, orayı öylece bırakıp yan sokağa gittiler. Böyle özensiz, insanları düşünmeden yapılan bir çalışma. Pazar günü sabahın köründe ziliniz çalınıyor arabanı çek ya da akşam hava karardıktan sonra... Böyle bir taciz haftalardır. Ama iş ilerlemiyor... Dağınık, kalitesiz, verimsiz...

Ben bu gereksiz, inanılmaz derecede gereksiz ve vergilerimizin boşa harcandığı işi kınıyorum. İsmail Ünal da benden hiç bir şekilde oy alamaz. Daha pek çok kişinin de oyunu kaybetti. Levent çarşının hali de ortada zaten... Taşlardan oluşan adı "park" olan (diğer yazımda yazmıştım) "parka" bir süre sonra buralara çıkıp arabaların park etmesine 3 kuruş için müsade edildi. Park değil... otopark oldu...