15 Şubat 2012 Çarşamba

WHITNEY HOUSTON



Bazı insanlar dünyayı daha güzel bir yer yapıyorlar, geç farkedebiliyoruz.

Kadın seslerinden ikisini çok severim: Barbara Streisand ve Whitney Houston. 1990'da sanırım Londra'ya gittiğimde Whitney'in bir CD'sini almıştım, kaç kere dinledim bilmem, çok da aşırı hayranı değildim ancak mezzo soprano sesinin muhteşemliği... beni hep etkilerdi. Bazı insanlar dünyamızı daha güzel yaparlar, ama bunu onların gidişinden sonra farketmemiz acı... Bu şarkıyı dinledikçe içime hem hoş duygular geliyor hem de acıyla doluyor. Oysa bu şarkıya ilişkin bir anım yok. Anım derken bu şarkıyı bir sevgiliyle falan dinlemiş ya da bir sevgiliyi düşünmüş değilim, değildim...

Bu kadar güzel bir şarkı söyeleyen insan yok artık. Yukarıda bağlantısını verdiğim ve dinlemenizi önerdiğim bu şarkıyı (Run to You) Kevin Kostner ile oynadığı Bodyguard filminde duymuştum ilk olarak sanırım. Sinema tarihinde yeri olan bir film değil ama bir kaç kere izledim, güzel bir kadın, bence o tarihlerde olağanüstü yakışıklı Kevin Kostner, çok güzel şarkılar... aslında şarkıları güzel yapan W.Houston'un sesi ve söyleyişi... Bir aşk...

Gözlerime inanamamıştım. Michael Jackson'un 2001'de verdiği solo kariyerine başlamasının 30. yıl konserlerinde (youtube'da var, muhteşem: iki tekrarı yapılmış, ikincisinin ertesi günü 11/09) MJ'in en sevdiğim şarkılarından olan (sevmediğim var mı?) Wanna Be Starting Something'i söylüyordu Whithey Houston kalabalık bir dansçı grubuyla, MJ izliyordu... WH o kadar ama o kadar zayıtı ki! Somalili bir aç gibi... Sadece iskelet. Sürekli olarak "ne olmuş bu kadına yaaa.." deyip durdum. Sonra İnternet'ten aradım, okudum, 1992'de evlendikten sonra kocası olacak adamın onu uyuşturucuya alıştırmasını, şiddet uygulamış olmasını, bunlara rağmen aşkını .... "Birini uyuşturucuya alıştırmak" ne kadar mide bulandırıcı bir kavram!:( Ve bu kadar güzel birine şiddet uygulamak (güzel olmayana uygulansın demiyorum elbet) Ve de kadının bunlara katlanması!!:( Kadınlar neden bu kadar zayıf? Bunları yapan bir adama hala aşık olmak, sağlığını bozmak, kariyerini yok etmek... Daha günümüze yakın resimlerinde ise yaşlanmış (yaşından 10 yaş yaşlı gösteriyordu bana kalırsa) ve biraz kilo almıştı. yani o çok güzel kız değildi artık.

Ve birkaç gün önce gitti:( Odasında da sadece reçeteli ilaçlar varmış. Uyuşturucu denmiyor.

Bana güzel duygular veren, dünyayı üç-dört dakika boyunca olsa da güzel yapan biri daha gitti.

http://www.youtube.com/
Music video by Whitney Houston performing Run To You. (C) 1992 Arista Records, Inc.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Arkadaşım Bahar için...

Dün korka korka Barış'ı aradım, evet... maalesef Bahar'ı kaybetmişiz.
Bugün cenazesine katıldık... AFL'li arkadaşlarının kıymet ve vefa bilirliği gözlerimi yaşarttı, zaten gözlerim dolu dolu idi..

Geçen sene Barış Kanada'dan Türkiye'ye dönüş yaptığında (on sene sonra) büyük bir sevinçle onunla buluşmuştum. Daldan dala atlayarak yüzlerce konudan konuşmaya çalışırken Bahar'ın hastalığından, tedavi gördüğünden, şimdi iyi olduğundan bahsetmişti. Ben de parantez açarak benim de ciddi bir rahatasızlık geçirdiğimi, tedavi gördüğümü anlatmıştım. Bahar'ı sadece ismen biliyordum, aynı liseden olduğumuz için, ama benden çok farklı bir dönemden.

Sonra, Bahar'ı facebook'uma ekledim. Barış'la onu gidip tanışıp sohbet etmemizden önce bir mesajı geldi facebook'tan: "metastaz"!!!! Çok fena olmuştum. Ona mesaj attım...

Sonraki hafta Pazar günü Barış ile Bahar'ın Üsküdar'daki, süper boğaz manzaralı ve çok güzel, zevkli döşenmiş evine gittik. Saatlerce sohbet ettik. O kadar etkilendim ki! Birimiz 69, birimiz 90 ve birimiz 76 mezunu üç AFL'li acaip güzel sohbet etmiştik. Güzel sohbet nedir? Benzer altyapılar, benzer akıl fikir düzeyi, birbirini canı gönülden dinleyip soru sorma, yorum yapma... bir şeyler söyleme... Öyle kişiler biliyorum ve artık hiç konuşmak istemiyorum ki en içten duygu ve düşüncelerinizi açarsınız, ya birşeycik demezler ya da "ay, neyse..." deyip başka konuya geçerler... Bizim üçümüzün arasında böyle birşey olmadı. Saatler hızla aktı, ve ayrıldık. Hepimiz de mutluyduk.

Akabinde Bahar'ın ikinci kemoretapi seansları başladı. Her kemoterapi uygulamasından sonra bir günümü ona ayırıp gittim oturdum, yine çok güzel sohbetler ettik...

Sonra tomografisi çekildi, tedavinin etkisi olup olmadığını görmek için, o sırada benim de kontrollarım vardı... Birkaç gün sonra konuştuğumuzda "iyileşme yok, yeni bir tedavi için testler yapılıyor" dedi... Umutsuz değildi, bana öyle geldi.

Ama sonra anlayamadığım şeyler oldu. O da anlamadı ve hayal kırıklığını bloguna yazdı. Bu konudaki tuhaflıkları, doktor olamamış "doktorunun" tutum ve davranışını yazdı. Testin sonucu ve tedavinin akıbeti için kendisini arayacak olan onkoloğu onu aramamıştı. Bahar da zaten o tedaviyi araştırmış ve istemez olmuştu.

Bahar, biliyorsunuz bir yazar, pek çok özgün kitabı ve de çevirileri var. Blogunu okuyunca da anlıyorsunuz çok güzel bir anlatım, çok güzel kelimeler.... google'dan Bahar Öcal yazarsanız bloguna ulaşırsınız.

Derken düşünmek için kardeşi ve yeğeninin Bodrum'daki evlerine gitti. Ben de o süreçte kısa sürede 3-4 kere Ankara'ya gidip gelmiştim oğlumun ODTÜ'ye kaydı, İngilizce sınavı, yurt başvurusu ve yurda yerleştirilmesi için. O zaman zarfında Bahar beyin ameliyatı olmuş!:( İstanbul-Ankara yollarında olduğum için birkaç gün gecikmeli haberdar oldum ve o sırada evine çıkmıştı, telefonda konuştuk. Sesi gayet iyi idi. Doktoru olacak kişinin beynini hiç takip etmemesi konusundaki isyanını da yine yazdı.

Bu süre zarfında blogunu hep takip ettim. Öğrendim ki Bodrum'a taşınmaya karar vermiş, en azından birkaç ay... bir süre... Kardeşinin evinin üst katına.

Oraya gitti gayet umutlu olarak. Orada mutlu oldu. Telefonda konuştuk, gelirsen sevinirim dedi. Ve ben cidden gitmeye, ziyaret etmeye karar verdim.

Ancak çok da fazla zaman geçmeden, belki bir kaç hafta, Barış haber verdi, Bahar hastaneye kaldırılmış; teşhis zatürre... Ve derken .... evet derken gitti.... Belki kaçınılmaz sondu. En azından hepimiz bir gün gideceğiz. Ancak, şu son süreç çok hızlı oldu sanki.

Her ölüm erken...

En mutlu olduğu şey çevresini saran dostlarıydı. Buna hayret ediyordu ve kendini çok şanslı buluyordu. "Mucize" diyordu. "Bunu gördüm ya" diyordu. Çünkü, hastalığından önce yapayalnız olduğunu, bazen 15 gün kimseyle tek kelime konuşmadan günler geçirdiğini anlatmıştı bana... Çünkü ben de ona yapayalnız olduğumu anlatmıştım. Belki ona bu kadar empati duyma nedenim -daha tanışmadan--- onun da benim gibi yalnız bir kadın olmasıydı. O da bana "senin hiç değilse oğlun var" diyordu....

Gerçekten de o hastalık ve tedavi sürecinde pek çok arkadaşı, liseden olanları biliyorum, sürekli ilgilendiler, durumunu izlediler, yanında oldular... Allah herkese böyle arakdaşlar nasip etsin...

Ben, göreceli yeni tanımakla birlikte, değer verdiğim bir arkadaşımı yitirdim. Yukarda yazdığım gibi, insanı gerçekten dinleyen, soru soran, yorum yapan, bir şeyler söyleyen kişiler o kadar az ki!! Ya da bu sadece bana mahsus, ve bu garip bir karma! :(

Cenazede düşündüm... hayat ne kadar yaşasak da kısa... sonunda o toprağa giriyorsun bir gün evvel yaşıyorken... beyaz bir örtü içinde... Anlamsız tüm kırmalar, anlayışsızlıklar, ihtiyacınız olduğunda "işim var" falan diyerek bir türlü zaman ayırmamalar, ya da sadece öylesine sırt çevirmeler, üşenmeler, empatisizlik... çekememeler, düşmanlıklar, hırslar... Akraba olup sizi hastayken ziyaret etmeyenlerin zavallı ruh durumları... Biyolojik kardeşlerim gibi.... Böyleleri cenazenize de gelmezler olasılıkla (ve gelseler ne farkeder aslında ?!). Geçende yardımcımın eşi yıllarca çektiği ama tedavi ettirmediği, bin küsurlara çıkmış şekerinden öldü. Babası ve kardeşleri hayat boyu ilgilenmemişler, aramamış sormamışlar, cenazesine de son dakikada zar zor gelmişler...

Bahar, senle seyahate çıkacaktık benim arabayla. Sen araba kullanmıyordun, ben de yalnız çıkamıyordum...

Geç tanıştık, az sürdü arkadaşlığımız.

Mutlu geçirdin son aylarını hiç değilse. Rahat uyu.

25 Eylül 2011 Pazar

Bozburun ve Selimiye Seyahatimiz: 2. Kısım.

Bozburun anılarına ek - Yeme & İçme

2011 Tatilimizin Bozburun'da geçen ilk kısmını burada ve milliyetblog'da yayınladım (Oradaki diğer yazılarıma göz atmak isteyenler için adres:  http://blog.milliyet.com.tr/yasamkalite). Yorum yazan değerli okurlar yazıların devamını istedikleri gibi yeme içme gezme kısımlarına değinmemi istemişler, haklılar. Ben otel, pansiyon kısmına ağırlık vermiştim.


Bozburun bir ilçe. Belediyesi var. Sağlık Ocağı da varmış. (Selimiye sadece muhtarlık, sağlık ocağı yok, doktor yok, bu tatsız biraz). Buna mukabil Bozburun daha bakir, yeme içme olanakları daha kısıtlı. Ama ben o yöreye gidecek olsam Bozburun'a muhakkak tekrar uğrar, birkaç gün kalırım.

İlk iki gece kaldığımız, manzarası süper Pembe Yunus otelinde yarım pansiyon kalma zorunluğu vardı yani akşam yemeği de dahil... Tam denizin dibinde oturup yemek yemek, bir kadeh şarap içmek çok keyifliydi ama yemek bana göre az ve başarısızdı. İyi ki orada iki geceden fazla yer yoktu da çıktık....Akşamları o yemeğe mecbur olmak hoş değildi.


Daha sonra Yılmaz Pansiyon'a geçtiğimizi yazmıştım. Oda-kahvaltı 130 ya da 140 liraydı, iki kişi. Öğlenleri Melek Hanım ya da oğlu (maalesef ismini unuttum) tost, sigara böreği, patates kızartması falan isterseniz yapıyor, bir iki kere de bundan yedik. Tabii hepsi lezzetli ama zararlı şeyler. Ama patates kızartması ve yanında/üstünde yoğurt,  ketçap değil yoğurt, benim için en muazzam tatlardandır.

Akşam yemeği için liman denen kısımda 3-4 restoran var. Bunlarda önce çeşitli mezeler, kalamar ve sonra balık yeniyor. Köfte de var sanırım ama ben ev dışında köfte yemem. Bir de biftek, bonfile gibi et bulmak anladığıma göre zor, yani bu konuda uzman değiller. Selimiye'de de aynı şekilde güzel bir kırmızı et yemek olanaklı değil, kaldı ki et fazla yemem ama insan bazen arıyor. Tavuk ızgara ise benim sevmediğim birşey çünkü 6 haftada büyütülen fabrikasyon tavukların tadı plastik gibi. Yani hiç bir tat tuz yok... Besin değeri olduğunu da sanmıyorum.



Limandaki restoranlardan birine gittik bir kere, kalamarı çok methedilmişti. Evet kalamar çok güzeldi ama o gün nasıl bir terslik vardı bilemiyorum dört kere uyarmamıza rağman salata ve içecekler gelmedi. Önerdikleri balıkları (ki oraya özgü ve değerli balıklarmış sonradan konuştuğumuz herkes bunu dedi, ama biz yiyemedik, birini didikledik, gerisini kedilere attım, diğeri HİÇ yenecek gibi değildi, bize hiç uymayan bir tat, sert, kemikli bir balık. Bunların ilki yanılmıyorsam orfoz, diğeri lagos idi, tabii tersi de olabilir, keşke bildiğimiz çupra gibi balıklardan isteseydik dedik). Bu başarısız yemek bitti, hesap istedik, salata geldi. Tabii söylenip geri gönderdim, garson ve sahibi olan genç adam bozuldu, para vermeyin tamam sizi memnun edemedik dedi.... Verdim tabii birşeyler... Ancak bir sürü saçmalık, tatsız bir gece oldu. Para da vermeseydim dedim sonra, ne doyduk, ne beğendik... hiç bir şey...

Sonraki günler, Atatürk heykelinin bulunduğu meydanda, dolup dolup taşan, sarı örtülü, mantıcı tabir ettiğimiz lokantaya takıldık. Sadece mantı değil, bir sürü ev yemeği yapıyor. Kardeş, kardeş çocukları falandan oluşan kalabalık bir ailenin kadınları. İstanbul'dan gelmişler galiba ya da civarından..

Bir pastane var, limonata, dondurma, kurabiyeler güzel.. Marketler var yani büyük bakkallar... Birkaç kere şeftali seçip aldım insanın canı meyva çekiyor.

Meydanda bir de ilginç bir restoran var: Küba ya da Yunan müzikleri çalıyor ki ben bunlardan ilkini çok severim ikincisini hiç sevmem. Antakyalı bir adamın işlettiği Antakya mezelerinin sunulduğu (ve tabii balık) bir restoran, orası da keyifli. Antakya'ya özgü kestane tatlısı ilginçti, yanında dondurma ile...

Daha iç kısımlarda -yanlış anlaşılmasın çok iç kısım değil, yukarda saydıklarından belki 40-50 m mesafede, belediyeye daha yakın, yeme içme yerleri var, oralara gitmedik.

Tekne turlarına gelince. Ben senelerdir tekne turuma katılmıyorum. 25 sene kadar önce katıldığım ve tüm gün süren Fethiye civarındaki bir turda güneşten ölmüştüm tüm gün. Dayanılmaz bir işkence idi.. Sıkılınca da inemiyorsun. Güneşe zaten dayanamam 5-10 dakikadan fazla, 6-7 saat güneş - gölgesi yoktu demek-- öldürdü beni. O gün bu gün tekneye binmem. Çok güzel koylar olduğu söylendi. Malum.. tabii vardır... Seneye belki...

Selimiye'ye gelemedik... Orası bambaşka... iyisiyle kötüsüyle... Yakında... Muhakkak okuyun... :)

22 Eylül 2011 Perşembe

Bozburun ve Selimiye Seyahatimiz: 1. Kısım

TATİL 2011 - Bozburun ve Selimiye

Pembe Yunus terastan manzara


Hazırlık ve Gidiş

Senelerdir doğru dürüst bir tatil yapamadığımdan artık bu yaz tam istediğim gibi bir yer arayışına geçtim. Üyesi olduğum arkadaş gruplarına sordum: "Sessiz sakini müzik bile çalmayan, denizi güzel bir yer arıyorum" şeklinde. Gelen yanıtlar şu üç yeri vurguluyordu: Bozburun, Selimiye, Assos (özellikle Kadırga koyu).

Assos, Ayvalık, Ören taraflarının denizi bana çok soğuk gelir, kırk saatte giremem. Uzun süredir doya doya denize girememiş olmamanın verdiği dayanılmaz istek ve arzuyla denize üşemeden rahatlıkla girip girip çıkabileceğim bir yöre olsun istiyordum; Fethiye Belcekız, Ölüdeniz gibi. E önerilen iki yer de Marmaris'te idi. Haritadan inceledim, Google'dan otel, pansiyon, ev... ne varsa baktım.

Bu arada bir arkadaş grubundan Bozburun'da İstanbullu genç karı-koca bir çiftin bu sene açtığı Bosprina Otel'in adı verilmişti. Web sitelerini inceledim. Plaj, odalar her şey çok güzel görünüyordu. Sadece otelin plaja 50 metre mesafede olması beni epey düşündürmüştü çünkü ben tam deniz kenarında olmayı severim. Bazıları balık burcu olmamla açıklarlar; denize girmeyi, deniz kenarında olmayı, denizi seyretmeyi.... deli gibi sevmemi... Otelcilerle telefonda konuştum iki kere, başka yerlere de baktım, en sonunda "tamam" dedim, beş gecelik yer ayırttım, "bir gecelik ücreti havale edin" dediler, onu da yaptım.

Tatilimizin ikinci 5 günü için Selimiye'yi düşünmüştüm. Yine Web'den aramalar...İskele Pansiyon ile konuşmalar, 5 gecelik yer ayırtma, istedikleri iki gecelik ücreti havale ederek otel işlerini hallettim, daha doğrusu hallettiğimizi sandım. Uçak biletleri de temin edildi... Yola çıktık oğlumla.

Dalaman'da uçaktan indikten sonra Havaş servisiyle iki saatte Marmaris'e geliş, 1,5 saat Bozburun minibüsü bekleme, sonra minibüse biniş ve bir saat süren yolculuktan sonra Bozburun... Minibüs denizin hemen kenarından geçiyor, Solda pansiyonlar... basit, salaşımsı... Lüks yer yok. (Zaten böyle istiyordum). Sağ tarafta çok dar bie deniz kenaeı / iskele türü yapılar, bu dar yerde şezlonglar, insanlar güneşleniyor... İlginçti. Çünkü bilirsiniz genelde yol pansiyonların arkasından geçer, deniz kenasından hele ki şezlonglara çok yakın değil...

Ama çok şirin, ve muhteşem bir deniz.

Ve biz neredeyse tüm gün sürmüş yolculuktan dolayı artık kan ter içinde ve yorgunuz.

Birinci kısım - İlk 5 gün - Bozburun

Bosprina'ya vardık. Güleryüzle karşıladılar. Ama o geçtiğimiz o şirin, hoş, tam deniz kenarı yerlerden sonra burası tam bir hayal kırıklığı. Evet denize 50 metre mesafedeyiz demişlerdi, ama burası da pek sevimsiz bir yer! Giriş (kahvaltı, yemek için kullanılan yer), resepsiyonun olduğu salon... bunlarda hiç bir sevimlilik yok. Sevimli salaş farklı bir şeydir, iç sıkıcı bir döküntülük, tarzsızlık farklı. Ege ile de konuştuk, burası nasıl, hangi sıfatlarla ifade edilebilir? Tam bulamadık (Reyhan, Mehmet güzel ifade ederlerdi eminim, ben ancak bu kadar ifade edebiliyorum).... Bize önden bir oda ayıracaklardı, güya, uzaktan da olsa biraz deniz gören. O odada bugün tesisat sorunu oluştuğunu, taştığını söylediler... Başka oda verdiler. Odaya çıktık.

Web'deki fotoğraflarla yakından uzaktan alakası olmayan bir oda. Bambaşka bir oda... Web'e koydukları oda resimlerinin bu odayla yakından uzaktan ilgisi yoktu. Ayrıca odada bavulu koyup açacak yer parçası yoktu). Çok ama çok canım sıkıldı. Gene de bir iki parça eşyayı çıkardım... Odada adım atmak bile imkansız... Bir de prize sokulan sivrisinek ilaçlarını gördğm... tamam dedim işimiz var. Sivrisinek bana çok gelir, kimseye gelmez bana gelir, bazıları bunu kan grubuyla açıklar. Sonradan göreceğimiz yaşayacağımız gibi sivriler bir tek burada var(mış), aşağıda anlatacağım gibi buradab kaçıp kaldığımız diğer 2 pansiyonda rastlamadık.

Dışarı çıktık keşfe. Ama ben çok sıkkınım. Plaja bakalım dedik. Belki orası gerçekten de resimlerdeki gibi çok güzeldir. "50 m ötemizdeki plaj" diye gösterdikleri süper plaj görüntüsüne de çok kanmıştık karar veririrken. O resimleri görünce hemen orada olmak istiyordu insan....50 m ötede çok bakımsız, çöp içinde, 3-4 kırık şezlongun olduğu, plaj girişinde onlarca çöp konteynırı ve sayısız, büyük çöp torbalarının olduğu bir "plaj" vardı... Birkaç tane de kırık dökük ve insanı güneşten koruması imkansız şemsiye bozuntusu... Orada "plajın" keyfini çıkaran inasnalr da maalesef bize hiç uygun değildi... 30-40 m ötedeki feci bir yerden de iğrenç bir müzik bağırtısı geliyordu. Artık ağlayacaktım.

Az önce minibüsle geçtiğimiz yerleri dolaştık. Çok hoş, çok şirindi... Deniz nefisti... Bir pansiyona baktık, fiyat sorduk, çünkü o Bosprina'da bir geceden fazla kalmama imkan yok anladım. Baktığımız pansiyon oldukça döküntü, eski bir yerdi ancak kalanlar çok memnundu. Eski derken merdiveni, kapıları, tuvaleti, lavabosu eski püskü yerleri kasdediyorum, böyle şeyleri sevmiyorum... Biraz daha yürüdük, oradaki en şık, hoş, siklamen rengi çiçeklerle ve yeşilliklerle sağı solu sarılmış Pembe Yunus adlı yere geldik. Girelim girmeleyelim... Girdik. Fiyat biraz daha yüksek o kaçmaya çalıştığımız otelden. Ama manzara, oda, oturulacak yerler kıyas kabul etmez bir farklılıkta. Sahibi de şaştı "O Bosprina 130 TL demek ha??!!!" diye.  Bizim ki de aynı!:( Ama bize verecekleri oda terasta. İnanılmaz bir manzara, süper bir deniz, terasta beyaz minderli ahşap koltuklar, çiçekler, oda geniş, perdeleri yöresel kumaşlardan.... Ve bu oda 180 TL. Ancak iki gece boş... Sonraki üç gece için başka yere geçmek gerekecek, olsun.



"Yansın" dedim "Bosprina'ya verdiğim 130 TL". Ege bu yeni otelcilerimizle, arabayla gidip, bavulumuzu aldı, onlara da biz kalamayacağız burada deyip geldi sağolsun, beni o yükten kurtardı. Süper iki gün geçirdik... Tek mesele hafif sesle de olsa ve çok güzel de olsa müzik çalmaları idi. Bozburun'a gelen hemen herkes gibi ben de en sevdiğim müzikler çalsa bile ki orada çalıyordu, ful sesszilik istiyordum....





Az ötedeki (belki 100 metre) YILMAZ PANSİYON'a geçtik, sonraki 3 günümüz için.


(Tüm bu yolculuğun resimlerini facebook'a koydum bakabilirsiniz...)




Nasıl anlatmalı Yılmaz Pansiyon'u... Aradığım tatili bulmuştum. Ses yok. Bir anne ile oğlu işletiyor. Kahvaltı nefis... Sabah erkenden denize girip çıkıyorsun, farkedip kahvaltını hazırlamış oluyorlar...Köylü insanlar ama, çok uzun zamandır bu işi yapıyorlar. Çok akıllı, çok duyarlı insanlar. Odalar yeni revizyondan geçmiş. Her yer yepyeni. Tertemiz. Burada da balkonumuz var, manzaralı... Yabancı turistler var. Nereden bulup geliyorlar bu ücra yerdeki bu pansiyonu diye merak ettim. Anlattılar. Bu pansiyon, yabancı turistlerin ellerinden düşümeyen bir kitapta var (adını unuttum). her ülke için varmış bu kitaplardan. Bozburun için sadece bu pansiyon var o kitapta. Her sene mi 2 senede bir mi ne birileri gelip bakıp inceleyip, turistlerin şikayetleri varsa onları da dikkate alıp kitaptan atabiliyorlarmış o tesisi. Bu bakımdan çok dikkatliler. Çok özenliler. Bu o anne oğlun yapısında var zaten anladığıma göre. Çok tatlı insanlardı. Artık sürekli gidebileceğim bir yer bulmuş oldum :) Huzur, huzur, huzur. Öyle bir yer.

Teknolojinin ülkemizde ne kadar geliştiğini anladık!:) Her tesiste kablosuz Internet bağlantısı var. Aslında eminim o insanların çoğu  "kablosuz" demek olduğunu bilmiyor "wireless"ın, ama sık sık kullanıyorlar tüm geçtiğimiz yerlerde, tabelalarına da yazmışlar.

Ben de bundan yararlanıp Bosprina'ya eposta atıp kınadım, oraya ait olmayan fotoğraflar koyarak insanları yanıltmalarının suç olduğunu, Web'de söylenen şeylerin taahhüt olduğunu belirttim... Çok uzun cevap yazmışlar. Alınmışlar, nedense. Resim konusuna hiç değinmeyip, ona bir açıklama getirmeyip (buna ne açıklama yapılabilir ki zaten!) biz Bozburun'u çok sevdik de buraya taşındık, iyi şeyler yapmaya çalışıyoruz... gibisinden duygusal bir eposta atmışlar... Turizmci bir tanığıma anlattım, "TÜRSAB'a şikayet et" dedi. Yapmak gerek. Yani bunlar gibisini gerçekten görmedim cidden, resimleri ustalıkla çekip küçücük havuz ve odaları büyük gösterenler var, ama bunlar gibi, olmayan resimleri koymak???!!! :(

Devamı yakında..... SELİMİYE'de 5 gün diye planlayıp 10 gün yaptığım tatil.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Oğlum, Ege'm...

Önizleme
Dün saat 15'e yaklaştıkça sabırsızlığım, heyecanım arttı... 14.56'da kısa mesajı geldi oğlumun: "ODTÜ Makina :) ". Hint işi yastık kılıfı almaya çalışıyor, yine her zamanki kararsızlığım ile beş liralık kılıf konusunda karar veremiyordum. Şu mu olsun bu mu? Ama tamam ucuz da ya kullanmazsam ne olacak?! Dolaplar dolu... 
(Marmaris Selimiye'deyim. On gündür buralardaydık oğlumla. O evvelsi gün eve dönmüştü...))

Önemli bir mesaj aldım deyip satıcı kadına kendimi dışarı attım dükkandan ve 45 derece sıcakta bir saat yürüdüm. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. ODTÜ benim okulum. Mezunu olmaktan gurur duyduğum okul.

Ama...ama... 1987'den beri İstanbul'dayım...Oğlum İstanbul'da doğdu. 18 sene en fazla bir hafta ayrı kalmışızdır belki de 5 gün. O da benim yıllar önceki birkaç iş seyahatim sebebiyle....

Şimdi ne olacak?

18 sene oğlumla hep başbaşa idim. Çok yakın olduk. Ben çok mutlu oldum onunla (onu bilmem, inşallah o da öyledir)... Gözlerim dolacak yavaş yavaş...

Tek ebeveyn olarak bebek/çocuk büyütmek, bir taraftan tam zamanlı bir işe gitmek, hemen hemen hiç aile desteği olmadan... Ayrıca iş ortamındaki bunalımlar, özel hayat yokluğu... Zordu, çok zordu. Sabah kalkar giyinir, bebeği kaldırır besler giydirir, çantamı ve onun çantasını hazırlar, bebeği ve çantaları yüklenir, arabaya gider, elim kolum dolu olduğundan kapıyı zor açar (Tabi oğlum yürümeye başlayınca daha kolay oldu), Bebeği oto koltuğuna bağlar, yola koyulurdum. Onu kreşe bırakır, işe gelir park yeri arama mücadelesi verirdim. Akşamüstü de tersi... O trafikte Mecidiyeköy'e kreşe git, bebeği al, oto koltuğuna bağla, yola düş, Emirganüstü'ne gel... Manav, bakkal önünde dur, alınacakları al. Ve ben öyle alışveriş etmek için çocuğu arabada bırakıp giden tiplerden değilim. Allah onlara akıl versin. Alışveriş üç dakika bile sürecek olsa Ege'yi koltuğundan alır, o kucağımda alışveriş etmeye çalışırdım. Sonra yine arabaya binme... Çok zordu... Bir keresinde arabayı sitenin yukarısında bırakıp biraz yürümek durumunda kalmıştık çünkü kar yağıyordu ve baya tutmuştu, daha da tutacaktı besbelli sabaha dek (o yıllarda İstanbul'a kar yağardı)... ve 2 yaşında çocukla karanlıkta karlarda bata çıka, kolumda ve omuzumda çantalar ve elimde bir de manav torbası... torba elimden kayıp domatesler karların üstüne saçılmıştı... Gülmeli mi ağlamalı mı bu anıya?!)

Oğlum hayatıma mutluluk, neşe ve anlam kattı. Onun tatlılığı, her gün öğrendiği bir şeyi (bir hareket, bir kelime, bir cümle...) izlemek bende depresyon bırakmadı. Yaptığı her şeyi, söylediği her kelimeyi sonraları cümelerini defterlere yazdım anında... Ya da birkaç dakika içinde... eksiksiz... Duruyor hepsi...

Geçen sene geçirdiğim rahatsızlıktan sonra acaip bir insan oldum...:( Ama oğlum beni tanıyor, anlıyor. Hayatta beni en iyi tanıyan bilen insan. Duyduğum, okuduğum, yaşadığım herşeyi onunla paylaştığımdan, ve o da algısı yüksek, zeki bir insan olduğundan anlaşmakta zorluk çekmedik. Hele ki artık leb demeden leblebiyi anlıyoruz. Muhteşem... "Görsel", "nöron bağlantıları", şimdi de "empat" en sık kullandığımız ve kullandığımızda yanımızda birisi olsa anlamayacağı kavram ve sözcüklerden bir kaçı...

Empatcım, oğlum, anlıyor musun beni bu sefer? Sanırım sen de çocuğun olduğunda anlayacaksın. Bu duygular, yaşamadan, tatmadan anlamak cidden imkansız, hele ki çocuğun yoksa...

(Fakat amma sigara içiyorlar! :( Bayılacağım burada. Tüm tatilde de beni bayan bu oldu. Radyolardaki bunca bilgilendirmeye, tüyler ürpertici örneklere karşın hala manyak gibi sürekli, uç uça (nasıl yazılır bu ucuca mı yoksa) sigara içiyor insanlar... Hele çiftler. Karşılıklı oturup durmasıya sigara içiyorlar. Acıklı. Kimisi mutlu da görünüyor, ama bu bağımlılık? bu kendini öldürüş sağlıklı bir ruh hali olabilir mi?.. aman neyse...)

Nasıl olacak şimdi? O Ankara'ya gidecek... Doğup büyüdüğüm 20 küsur yaşlarıma kadar yaşadığım şehir... Düşünemiyorum. Ona hep eposta, sms falan mı atacağım alıştığım paylaşımlar için?... Ben ne yapıyor olacağım? (Ders vermeyi de bıraktım, öğrencilerimi hiç unutmayacağım, kimileriyle çok güzel ilişkiler kurduk. Ama sanırım artık bu iş bitti benim için, ne para sağlıyor ne akademik kariyer... sadece gençlere birşeyler verebilmeye çırpınma ve bunları alanlar olursa mutlu oluş, bu.)

Oğlum ve üniversiteye başlayacak diğer gençler için yepyeni bir dünya. Bir kilometre taşı üniversiteye başlamak. Bizim zamanımızda şimdilerde bilinen bazı kavramlar yoktu, bilinmezdi, ortaya çıkmamıştı. Mesela, "farkındalık"... Farkında olarak yapmak, yaşamak; yaptığın yaşadığın her şeyi... Üniversiteye başlıyorum, şehir değiştiriyorum, önümde yepyeni bir hayat/dönemeç var bilincinde olarak, farkında olarak yaşamak gerek. Umarım bunu yapar... Bizler, ben hiç bir şeyi fark etmeden, tadını almadan, değerini bilmeden, rüzgarda sürüklenerek yaşadım:( IBM'den çıkana dek bu böyle oldu... (Bilgisayar Mühendisliği kariyerimi bitiren şirket... Kabahat şirkette değil, bende. Çoktan bırakmalıydım orayı. Sonrasından ise istediğim yolları seçtim bilinçli olarak ama artık bilgisayarcılık yapmam çok zordu maalesef :( İşte bu konu üzmekte beni... )

Canım oğluşum, yepyeni arkadaşların olacak; kız, erkek... Yepyeni aşklar yaşayacaksın. Ayrıca umarım Makine'nin derslerinden spora, müziğe zaman bulursun. Çok sistemli planlı hızlı ve uyanık olman gerek:) Sen de biliyorsun, ODTÜ'deki yüz küsür topluluktan bir iki tanesini seçmekte zorlanacaksın; hem müzik hem de kinestetik zekan çok yüksek :)

Esasen liseye başladığında "ana kucağından" çıkmıştın artık. Bir dönüm noktasıydı benim için. Çünkü artık sen her şeyini kendin hallediyordun elbet, o seneye dek ise kitap defter silgi bile almaya birlikte çıkardık doğal olarak... Sen liseye başlayınca ben adeta işlevsiz, amaçsız kaldıydım.

Şimdi, yaş 18. Üniversite. Başka bir şehir. Önünde bir hayat var. Umarım her zaman şimdiye dek olduğun gibi mutlu, huzurlu, kendine güvenli, kendinle barışık olursun. Hayatta en önemli şeyler, bunlar...

Biraz yürüyeyim... Açılırım belki... Sivriler de çok soktu beni burada sin-kov'a rağmen.

Sen neler hissediyorsun acaba bu önemli dönemecin başında?